it means nothing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
it means nothing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2008 Cumartesi

deşifre

"mesela bizim sınıfta bi çocuk var kek yapıp duruyor. yaptığı kekler bazen annemin kekinden bile güzel oluyor. "

normalde paragraf başına böyle başlanmaz. ben ösym'nin yalancısıyım valla. başlanabilir bence. ben başlarım, güzel olur. aslında ben ösym'nin yalancısı olmak istemiyorum. ben devlet su işleri' nin yalancısı olsam daha iyi kıvırabilirmişim gibi geliyor. "hayır efendim biz söylemiştik belediyelere sorunu" derim, aradan çekilirim gibi geliyor. ama illa ösym' nin yalancısı olacaksam önce eleştiri ve yazı işlerini birbirinden ayırırdım. yıllardır süren bu kaosa bir dur demek şerefine nail olmak isterdim. "koca koca adamları neden yarıştırıyoruz? " demek isterdim. bir de "benim kulvarım farklı" demek isterdim, kendini at zanneden petek dinçöz misali. artık paragraf sorularına eleştirmen ve yazarların dışında konu bulmak için adam toplardım sokaktan. konunun akışına uymayan cümleleri ayrıştırıp rencide etmez; öyle kabul edip severdim. sonra ben sayfa sonlarına diğer sayfaya geçiniz yazısı koymazdım. o içgüdüye bile sahip olmayan insanlar geçmesin, kalsın hep o sayfada isterdim. maksat rakip elemek.

4 Şubat 2008 Pazartesi

mütemadiyen

lensimin tersini düzünü ayıramıyorum. iki türlü de takıyorum. sonra arpa arpa oluyorum, arpacık çıkarıyorum.

akşamları 10' a kadar yatmazsam sabah 5' e kadar uyuyamıyorum. babaanneme benziyorum günden güne. korkuyorum.

birisi bana bir iyilik yapmışsa içimdeki minnet duygusu o kadar kabarıyor ki utançtan yüzüne bakamıyorum. saçmalıyorum.

buluşmam gereken insanlar var. hepsine; "ben ders programıma göre sana haber veririm" diyorum. ama geri dönmüyorum. üşeniyorum.

2 Şubat 2008 Cumartesi

azdan seçsek olmaz mı?

-2 metrekarelik yatağımda televizyon kumandasını bulamazken; 160 metrekare evde mp3 çalarımı nasıl bulabilirim?

A) arayan mevlasını da bulur belasını da!
B) bulamazsın, hiç uğraşma kendini nihilizmin kollarına bırak.
C) aramazsan arama; çaldır kapat.
D) bulabilemezsin. şayet bulabilirsen iple boynuna tak, ilkokul silgilerin gibi.
E) giden gitti kalan sağlar bizimdir. üstüne bi bardak soğuk su iç koçum.

28 Ocak 2008 Pazartesi

rembetiko


ben iki haftadır pilates yapıyorum sevgili blogcum. ama sırtım, boynum, belim eskisinden daha da fazla ağrıyor. ya olayın mantığı bu ya da ben uyduruktan yapıyorum. sonra pilatese gelen insanlara bakıyorum; hepsi 40 yaş üzeri ve inanılmaz dinçler. insan yorulur, pes eder, zorlandığı yerde bırakır filan demi? ama yok onlar büyük bir şevkle en zor hareketleri bile televizyonda spor aleti tanıtan manken estetiğinde yapıyorlar. bense oflaya puflaya, zor olan hareketleri kendimce kolaylaştırarak saçmalıyorum bir şeyler. bak bir de böyle yazınca kendimden utandım şimdi.
bir de ben bu ara ruh halimin tersi istikametinde şarkı dinliyorum. saçma ve insanın içinden gelmeyen bir eylem olmasına rağmen dengeleyici faktöründen dolayı tutmuş durumdayım kendisini. ben zaten hep "çok güldük ağlamayalım" cı ya da "herşey çok iyi gidiyor kesin kötü bişey olcak" cı bir insan olduğum için biraz dengelenmem iyi oluyor. öte yandan çok mutsuz olduğumda da bu yöntemi kullanarak " aman be dünyanın sonu mu geldi saçmalama" diyebiliyorum. ben böyle bol bol saçmalıyorum işte. sen bakma bana.
takipte olduğum bloggerlar teker teker inzivaya çekiliyor canımın içi blogum yahu. bazen açıp onların boş sayfalarına bakıp hüzünlendiğim bile oluyor. üzülecek yer arıyorum ben, farkındayım.
hadi canım çav bella

26 Ocak 2008 Cumartesi

chick habit

gözümden uyku akıyor,
tutamıyorum.

25 Ocak 2008 Cuma

uyku biraz uyku, bütün isteğim buydu

oh be bitti herşey. ödevmiş, sabahlamalarmış hepsi kısa bir süreliğine de olsa bitti. şimdi biraz endospor oluşturup dinlenmek zamanıdır.

bunu çektiğim gün çok kıskanmıştım şu miskinliği, aynen böyle olmak istiyorum işte.

23 Ocak 2008 Çarşamba

başka türlü birşey benim istediğim...


türk kahvesi yapma becerim günden güne artıyor, sevinç içindeyim. normalde hiç ilgimi çekmeyen bir kahve olmasına rağmen kahve-kola formülü için arada bir yapıyorum. aslında tam olarak ayda bir yapıyorum. aylık ödev kitapçıklarının bitmesi gerektiği zamanlarda yani. adı üstünde aylık ödev kitapçığı. ama ben hep son gün yapıyorum. üstelik 1 hafta içinde 5 kere ertelenmesine rağmen hala uzatıyorum. ah bu ben...

ben bazen fizik dersinin ortasında, bazen alışveriş yaparken, bazen de yatmadan önce bir şeyler düşünüp çok mutlu, çok umutlu oluyorum. herşeyin çok başında olmama rağmen üzerime düşen umutsuzluk gölgesinden kurtulup, kendimi bambaşka bir dünyada buluyorum. işte bunun tüm sebebi : http://pigmelerledans.blogspot.com/

teşekkürler

I try to say goodbye and I choke


hep bir kardeşim olsun istedim. hiç olmadı. abim, ablam da olsun istemiştim. hep beraber kalabalık bir aile olalım istemiştim. tıpkı ortaokulda çok izlediğin 7th heaven' daki gibi. bizse üç kişilik, çekirdek değil çekirdeğin içi bir aile olarak kalmaktaki istikrarımızı hep sürdürdük.

ama insanların kardeş olması için kan bağına gerek yok. benim bir kardeşim var mesela. canımın içidir. çok severim onu ben.


bugün dershane sahibi şöyle bir duyuru yaptı:

"biz milli eğitim bakanlığı'na bağlı özel eğitim veren bir kurumuz. bundan sonra dersanemize erkek öğrenciler uzun saç ve sakallı; kızlar ise makyajlı gelmeyecektir. bu hususa dikkat etmenizi diler, esenlikler dilerim"

cidden birden bir esen oldum ki anlatamam. sabahları yataktan zor kalkıyorum dolayısıyla makyaj filan umrumda değil de olayın sizce de çok saçma bir tarafı yok mu?





13 Ocak 2008 Pazar

no phone, no phone i just want to be alone today


telefonla konuşmayı sevmem ben. telefon çaldığında stres olurum, panik yaratırım kendi içimde. telefonda istediğim gibi kuramam cümleleri. karşımdaki kişinin sıkıldığını, sıkıntıdan patladığını, beni dinlemek istemediğini filan da düşünürüm bazen. böyle durumlarda daha da fena olurum. sonra telefonu kapatamam da ben. sanki karşı tarafa ayıp olacakmış gibi gelir. ilk o "e hadi görüşürüz o zaman..." desin isterim. sonra "bu gerginliğimi anlamış mıdır?" diye bir daha endişelenirim. zaten telefonla konuşurken ziyan yaratırım ben. yerlere yatarım, onu bunu çekiştiririm, bir şeyleri kopartırım, hırkamın iplerini ısırırım... telefonu kapatınca da savaştan çıkmışçasına rahatlarım. cep telefonumun çalmasını hiç sevmem. zaten genelde çantamın derinliklerinde olduğu için duymam titreşimini. bazen 2 gün boyunca bakmam telefonuma. bazen de kapatırım bir iki hafta. bütün bunlar sonucunda insanlar bana gönül koyar, tribal davranışlar içine girer. çoğu zaman arkadaş buluşmalarını kaçırırım bu yüzden. düşünüyorum da eskiden telefon mu varmış? Alexander Graham Bell' in kemiklerini sızlatacak derecede sevmiyorum telefonu. tamam çok yararlı bir icat ama ben asla her dakika telefon elinde gezenlerden olmadım. yakın zamanda da olmayacağım kesin. beni böyle kabul ediniz.

11 Ocak 2008 Cuma

hoffff

ben ters ve köşeli bir insanım. bir şey bana dayatıldığında onu zaten yapacağım varsa bile yapmam. örneğin fransızca öğrenmek en büyük tutkularımdan biri. ama bunu mis gibi fransızca öğreten galatasaray üniversitesi' nde yapmak istemiyorum. çünkü öğrenmek zorunda olduğumu hissederek yapmam, yapamam.
mesela annem bana "yemekten sonra ders çalış biraz" dese; ben bunu önceden planlamış olsam bile çalışmam.
örneğin öss olmasaydı, geleceğim için bu bir dayatma olmasayı ben kendiliğimden çalışırdım, eminim!

8 Ocak 2008 Salı

regardless



şimdi paris' te olsam. üzerinde bir sürü pofuduk yastık olan geniş yatağımda gömülsem. fonda "la vie en rose" çalsa mesela... yarın sabaha erken kalkmak için bir sebebim olmasa. hayallerime kimse karışmasa...










of bunların hepsi kocaman kocaman hayaller. benimse yarına yetişecek tonlarca ödevim, kaslarımda laktik asitlerim var. öylesine yorgunum ki sevgili blog; yatağımın içinde kaybolmak isteğindeyim. gencecik yaşımda reva mıdır bu bana?


hayat yordu, hayat!




4 Ocak 2008 Cuma

gün 17

dün dolmuşa bindiğimde gelen zamdan haberim yoktu ve dolmuşçuya 200 bin eksik vermek zorunda kaldım. (200 binin yeni parayla karşılığı ne bilmiyorum ama 200 bin işte.) kendimi çok kötü hissettim. bugün tekrar aynı adama denk geldim ve mutlu mesut dünkü paranın üstünü de uzattım. ama yanımdaki kadın didik didik etti beni. ben de en sonunda durumu anlattım, bana aşağılayan gözlerle baktı ve şöyle dedi: " ahaaaay böylesini de ilk defa görüyorum"
ben birden üzüldüm. elimde çantalarım, poşetlerim, eldivenlerim, atkımla kala kaldım. gözlerim doldu, burnumun ucusu acıdı. ben doğru olanı yaptığıma emindim ama o kokoş kadının beni bu kadar hakir görmesi de canımı yaktı. o anda bu dünyadan çok uzaklara gitmek istedim. güney kutbuna gidip yerçekiminin durmasını istedim. belki uzayın derinliklerinde savrulabilirdim rahatça. hatta belki beni dünyadan gören zavallı gözler kayan bir yıldız bile sanabilirdi. ben küçükken de uzay boşluğuna savrulmak isterdim zaten. uzay boşluğunda parandeler atmak... aah ah ebedi hayalim olacak!

dün dersteyken kar yağmaya başladı. özgeye "ben neden kar yağınca çok mutlu oluyorum?" diye sordum. özge de bana "demek ki büyümemişsin hala" dedi, vakur bir tavırla. düşündüm taşındım ve büyümemekte karar kıldım. akşam da bunun üzerine kuzenimle gece 3' e kadar kar topu oynadık. bembeyaz kristallerde koştuuuk, dolaştık.

insanların benim sırama kamp kurma hallerini sevmiyorum. okuldayken de bir arkadaşım benim sıramı çok severdi. her tenefüs benim kalkmamı fırsat bilip yerime otururdu. geldiğimde beni görmezden gelerek sohbete devam ederdi. ben de bütün tenefüs ayakta beklerdim. şimdi de aynı olaydan dersanede var. arkamda oturan, canım Su'yumdan hoşlanan saygıdeğer arkadaşımız utku her tenefüs benim sıramda. "neyse otur bari" diyip başka bir sıraya oturuyorum mesela bazı derslerde. "peki oluuur" diyor bana pişkince." bre gafil; aşka, sevgiye saygımız sonsuz da sen en yakın arkadaşını yerinden kaldırarak kız tavlayabileceğini mi sandın?" diye sormak geliyor bazen içimden.


böyle esip gürlediğime bakma sevgili blog. nasıl üzgünüm bilsen. en yakın arkadaşlarımdan birini kaybettim. hem de sebepsiz, hem de yersiz... işin kötüsü o bambaşka biriymiş de bana başka yüzünü göstermiş. ne hissettiğimi bile anlayamamaktayım şu sıralar.
hadi canım adios.

30 Aralık 2007 Pazar

sulu bir şaka bu hayat

çok kötü zamanlardı. öyle kötü zamanlardı ki çok yüksekten yere çarparak hiç birşey hissetmeden ölmüştü sanki.
ailesi, dostları, arkadaşları... hepsi ne kadar da uzaktı. hepsiyle de arası kötüydü zaten.
depar atarak uzaklaşmak, tanıdığı kimsenin olmadığı bir yere gitmek istiyordu. hepsini, herkesi, herşeyi unutmak istiyordu. ama tüm bunlara rağmen hepsini bir kutuya sığdırabilmek isterdi. böyle de çelişirdi kendisiyle.
bir film izleyip o filmde kaybolmak istiyordu.

28 Aralık 2007 Cuma

kahve / kiraz



kahve bulunmadan önce kahverengine biz ne diyorduk?


neden vişne suyu, vişne şurubu, vişneli lipstick ve vişneli losyonlar varken kirazlı yok? kiraz daha tatlı, daha güzel bir meyve olmasına rağmen bu dışlanmışlığı neden? kiraz suyu içmek istiyorum.


biri bana bunları açıklasın lütfen. bugün bunları sınıftakilere sorduğumda bana "bugün bi tuhafsın zaten sen" dediler ama bunları cidden merak ediyorum. tuhaflıksa; evet tuhafım!




26 Aralık 2007 Çarşamba

gün 15

beyram ödevlerini yapmamış bir insan olarak her gece neredeyse sabahlıyorum. sonra sabahları kalkamıyorum tabi.
bu arada istanbula gittiğimde farkettim ki göçmen kuşlar sürekli hareket halindeler. ankarayla kıyaslayınca baya şaşırıyor insan. ankarada bildiğimiz güvercinler ve pika pikalar var sadece. oysa istanbulda kuşlar seramoni yapıyorlar neredeyse. istanbul trafiğine sıkışıp kaldığımızda hep onları izledim. bir de çok güzel şarkılar dinledim. istanbulun trafiği bile güzel. sevmeyenler utansın!

16 Aralık 2007 Pazar

ay birimi

aylar önce yani ilk çıktığında aldığım perihan mağden kitabını aldıktan hemen sonra kaybetmem sebebiyle okuyamamıştım. hani birşey kaybolur da yenisini alır almaz ortaya çıkacağını bilirsiniz ya öyleydim işte. bu inatla almamak için kendimle çok savaştım ama artık dün dayanamadım ve alıverdim. bugün de bir solukta bitirdim. azıcık gözyaşı damlattım sayfalarına. ama önemli değildi. zaten dün starbuckstan aldığım kahve batırmıştı tertemiz kitabımı. benim bir kaç damla şekerli gözyaşımın lafı olmazdı onun yanında.
evet yanlış değil artık gözyaşlarım şekerli sanki. o tuzlu tuzlu iz bırakan hallerini yitirdiler. bunun sebebini çok merak ediyorum hatta bazen kendimi şeker hastası sanıp ürküyorum! ama bunun için doktora gitmem anlamsızlığın daniskası olacağından sadece merak etmekle kalıyorum.
bunun yanı sıra cuma günü şinasi sahnesi'nde "zorunlu hedefler"i izledim. bu yıl ankara'da tiyatroya akın var resmen. yer bulabilmek için üç hafta önceden filan davranmak gerekiyor. ben de öyle yaptım ve üç hafta önceden aldım biletleri uzun zamandır tiyatroya gitmemiştim ve çok sevdiğim iki insanla gitmenin beni mutlu edeceğini düşünüp büyük bir yanılgı içine girmişim. dershaneden mutlulukla çıktım ama aksilikler kendini göstermeye başladı hemen.aslında bugünün böyle olacağı başından belliydi. sabah yanlış otobüse binip alakasız yerlere gittim. sonra tandoğanda inip metroya bindim ve tabiki kel geometri hocasının dersine geç kaldım. bunlar bütün günümü de etkilemiş şimdi düşününce farkettim. kısacası berbat bir akşamdı. ama oyunu yine de tavsiye ederim.
hergün yazmak istediğim zilyonlarca mevzu var ama bu sıra evde sıkı yönetim ilan edildi. çünkü babam hasta olmayı mazaret olarak kabul etmez. hastalık, heyecan, panik başarısızların başarısızlıklarına uydurdukları kılıftır sadece. bu yüzden bilgisayarım elimden alındı. televizyonum odamdan taşındı.
bende de ayrı bir burukluk kaldı.



ve şimdi farkettim de iyi ki kaybolmuş o kitap. yoksa ben yazın o sıcağında, öss stresi altında okusam da şimdiki etkiyi yaratmazdı.